BEN NASIL BİR 'HİÇ'İM...
Berat Günçıkan
Hani bazı kitaplar vardır, "bitmesin" dersiniz, "sonra ne okurum ben"? Mavi Neşe Gölcük, Agora Kitaplığı tarafından yayımlanan ilk öykü kitabı "Kar Beyrut Kar"da işte bu hissi uyandırıyor. Sarsıyor, kolluyor, okşuyor, vuruyor, sonra da yalnızlığıyla baş başa bırakıyor, okuru. Peki, Mavi Neşe Gölcük kim? Ne okudu, nerede büyüdü, kelimelerle, cümlelerle, en sonunda da yazıyla ilişkisini nasıl kurdu? Yanıtlıyor: "Kim olduğumu bilmiyorum. Annemin kızıyım. Kızı olmaya çalıştım, ama beceremedim. Bu yüzden kim olduğumu tam olarak bilmiyorum, ne olduğumu da... Bir olmayı beceremedim, kimler oldum."
-Sonrası...
Diyarbakır'ın Bağlar semtinde büyüdüm. Sürekli birbirine açılan dar sokaklarda dolandım durdum çocukken. Nedenini bilmiyorum, ama sürekli alıp başımı gidermişim... Beni bulduklarında da tek kelime etmezmişim. Oyun oynamayı becerebilen bir çocuk değildim, bu yüzden çok izledim. Okula gitmeden önce "Bayrak" ve "Bu Vatan Kimin" şiirlerini ezbere biliyordum. Annem yatılı bölge okulunda ezberlemiş, bana da ezberletmişti. Bazen bağıra bağıra insanlara "Ey mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü" diye okurdum, onlar da aferin derdi. Kendimizi güvende hissedeceğimiz, sokağımız diyeceğimiz bir sokak da olmadı. Bağlar'da o sokaktan o sokağa taşındık durduk. Sokak yok, oyun yok. Geriye iki şey kalıyor. Hayal ve kelimeler. Ben de kurdukça kurdum, buldukça okudum. İlkokulda masallar, ki hepsine bayılırdım, dışında yalnızca Kemalettin Tuğcu kitapları vardı, kırtasiyelerde hep o satılırdı. Allah bilir ya, belki de hepsini okumuşumdur. Bir de annem sürekli bir şeyler anlatırdı. Babaannem konuşan dağlardan, ağlayan nehirlerden, ölen denizlerden bahsederdi... Neyse büyüdük, Ahmet Kaya dinleyip Ahmed Arif okuyup yol aldık... Bu vatan kimin onu da öğrendik... İzmir'de fanzin çıkarıyorduk arkadaşlarla, bizi kovmaya çalıştıkları dünyaya kaçak giriyorduk... Ve şiir tabii ki şiir. Dünyayı iki kere öğrendiysem ikincisini şiirde öğrendim diyebilirim. Arkadaş Z. Özger, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Sezai Karakoç, Sait Faik, Sevim Burak... Çocuk ve Allah. Kafka ve Dostoyevski... Brautigan...
ZİKZAK ÇİZEN METİNLER...
-Kar Beyrut Kar, 1997-2005 öyküleri... Kaç kez geri döndünüz öykülerin üzerinde, kaç kez yapıp bozdunuz?
Kaç kez döndüm bilmiyorum. Çoğu kâğıtlarda el yazısıyla yazılmış hikâyelerdi, 97'den beri yazdığım. Önce onları temiz kâğıtlara çektim. Sonra bilgisayara geçirdim. Sonra da bazen bilgisayarda, bazen yine el yazısıyla üzerlerinde çalıştım. Üç yıldır kâh başlayıp sonra vazgeçip sonra yine başladığım, daha çok düşünmeyle, kâğıtlara ya da ekrana bakarak, bunu nasıl anlatabilirim diye geçen bir süreçti. Sonunda ancak bu kadarını becerebildim...
-Kurgudan öte, kelimelerin, cümlelerin coşkusu okuru içine çekiyor. İmlada bir başıbozukluk hali var, örneğin, bir büyük harfle başlıyorsunuz cümleye, bir küçük harfle. Büyük harfle başlamayı iktidarı boşlamak olarak ele alsak bile, bir öykünüzde buna sahip çıkıyorsunuz, diğerleri aynı akışında devam ediyor... Bu dilin gücünü kırmak, ama kırarken yeniden inşa etmek derdi mi?
Oya gibi işlenmiş metinler, şiirler vardır. Kusursuzlardır. Tek söyleyebileceğiniz kusursuz olduklarıdır. Ama ben düşünceye yakın metinleri daha çok seviyorum. Yani zikzaklar çizen, aşağı inip sağa savrulan, vazgeçip dönen, fırlayan, tekleyen... Zihin olmadık bir yerden olmadık bir yere gidiyor ve küçük harf ya da büyük harfle düşünmüyor. Evet imladan neredeyse rahatsız oluyorum. Ama metnin okuyucuya düşündüğümü verebilmesi için bir şeyler bulmam gerekiyordu. Rüyalar, düşler, çocukluğun gözü küçük harfle kuruldu. Dilin gücünü kırmak değil, aslında tam tersi, gücünü ona geri vermeye çalışmak. Cümlenin tonunu hissettirmeye çalışmak, imlayı önemsememek değil önemsemek, çünkü ünlem boşa savrulacak bir işaret değil. Yani okuru alıştığı yataktan çıkarmak istemek, çünkü okumak bir görme işidir de. Rahatça akıp gitmesin, rahatça akıp gidecek şeyler yazmadım, dursun, baksın, düşünsün, yavaşlasın, hızlansın...
-Karakterleriniz rakamlar ya da nesnelerle şekilleniyor, kendilerini böyle ifade ediyorlar, bu takıntılı halleri nereden kaynaklanıyor?
Evleri çok iyi bilirim, ama nesnelerle geç tanıştım... Bu bana has bir durum değil. Bağlar'daki ve ona benzer yerleşimlerdeki çocukların çoğu da öyle. Ev değil duvarları bilirsin. Hayatında çok az nesne vardır. Dünyada gereksiz çok nesne var. Takmamak mümkün değil. Rakamlara gelince, gücü olanlar sayılarla konuşur, hesap yaparlar ve sayılarla korkutup sindirmeye, aklımızı karıştırmaya çalışırlar. Sayıları geri almak, onları da kelimeler gibi diriltmek ve 'bi dur kardeşim' işaretine dönüştürmek istedim.
-Dilinizin bıçkınlığı, sözcüklerinin sertliği kahramanlarının çoğu kadın olmasına rağmen, bir erkek yazarda bile az görülür bir şiddeti taşıyor... Bu şiddetin kaynağı ne?
Şiddetin kaynağı süregiden hayat, yani devlet, ahlak, sistemler ve bunların yarattığı insanlık halleri ve onlarla karşılaşma biçimlerim. Çok şefkatli bir annem var ve ben dünyanın kesinlikle ona benzediğini düşünüyordum, karşılaştığım birçok pislik halinin istisna olduğunu düşünüyordum, ama öyle olmadığını öğrendim. Şiddetli bir biçimde... Yani üniversite yıllarında çok şaşırıyor ve bir türlü inanmak istemiyordum gördüğüm şeylere, öfkeden kuduruyordum, çoğunu da öyle bir halle yazdım.
OKURDAN KORKMUYORUM
-Edebiyat kuramcıları, eleştirmenleri vs, ne derlerse desinler, okur bir edebiyat metninde de yazarını arar... Üstelik bundan büyük bir haz alır... Bu tür okur sizi korkutuyor mu?
Hayır asla korkutmuyor, çünkü ben de öyle bir okurum, sevdiğim her yazarın nasıl yaşadığını (bu fiziki varlığı değil salt) düşünürüm. Yakınlarda Tomris Uyar'la, Turgut Uyar üzerine yapılmış bir söyleşi kitabı okudum ve hiç şaşırmadım. Evet Turgut Uyar böyle bir adam olabilirdi dedim. Ve kimse içinde olduğu hayattan bağımsız değildir sanıyorum. Yazılan her şeye böyle bakamayız, ama bu da var...
-Hem içerde, hem dışarıda, coğrafya tanımayan, cinsel kimliğin sınırlarını geçişken kılan öyküleriniz gelip "hiç"te toplanıyor. Bu bir felsefi tavır olmaktan öte, bugün, içinde yaşanılan dönemi anlatmanın yanı sıra onun şiddetinden korunmanın bir yolu mu?
Bildiğim yalnızlık hallerini anlatmaya çalıştım, daha doğrusu hiç sayılma, hiçleştirme hallerini. İnsanlar kedilerin varlığından emin olabiliyorlar, ama hayat öyle örgütlenmiş ki kendi varlıklarından emin olamıyorlar. "Ben tanrım nasıl bir hiçim" diye bağıranlar elbette hiç olmadıklarını, kendilerine sunulan varlık seçeneklerinin hiç olduğunu pek iyi biliyorlar, bu yüzden şiddete maruz kalıyorlar. Şiddetten nasıl, ne kadar korunabiliriz bilmiyorum, ama tüm biçimlerini nereden gelirse gelsin anlatmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum.
Geçişken halin bir hayat hali olarak bizi arafta tutmasıyla ayakta kalabileceğimizi düşünüyorum.
Kantarcı ve oğlu dokuz numaradaki kadını yerdeki yatağında sırtüstü yatık ve gögüs kafesi açılmış olarak buldu.
Kantarcı ve oğlu sekiz numarayı, kadının yan dairesini kimseye vermemişlerdi.
Kantarcı ve oğlu yedi numarayı, kadının dairesinin altındaki daireyi de kimseye vermemişlerdi.
Kantarcı sekiz numarayı, oğlu yedi numarayı, kadının çığlıkları için kimseye vermemişlerdi.
İkisi de haklı çıktı, ama bunu birbirlerine söylemediler -çığlıklar yüzünden.
Kantarcı yedi numaranın altındaki altı numarada oğlu altı numaranın altındaki beş numarada oturuyordu.
Kantarcı ve oğlu, dört nuramayı apatmanın resepsiyonu yapmıştı.
Kantarcı ve oğlunun apartmanında bir - iki - üç numaralı daireler yoktu.
Kadın dokuz numarayı kendisi, diğer daireleri çığlıkları için tutmuştu, bu aylar önceydi ve kadın artık çığlıkları için ödemiyordu.
Kadını bulduklarında kadının elleri kaburgalarına yapışmıştı.
Kadın kafesini yarmıştı.
Yanmış ciğerinin ortasında, kelebek şeklinde sedef beyazlığında bir parça parıldıyordu, küllerin arasında.
Kantarcı parçayı eline alarak, bu, dedi, süveyda.
Oğlu, kalpte olur, dedi, süveyda.
Kantarcı ciğerinden yanar insan, dedi.
Oğlu yanmamış, değil, bu can, dedi.
İşte yanmadığı için süveyda, dedi kantarcı.
Kantarcı ve oğlu birden hatırladılar, kadının ilk geldiği günü.
Kadın merdivenleri çıkarken duydukları yanık et kokusunu.
Kantarcı ve oğlu kadını bırakıp dairelerine döndüler.
Kantarcı bu kantar artık tartmaz, dedi ve yattı.
Oğlu, bu oğul artık kalkmaz, dedi ve yattı.
Kantarcığolu apartmanı yanık bulundu.
Köpekler yanıkta üç sedef gibi parça buldu.
Kediler köpeklerden parçaları aldılar ve boyunlarına muska diye taktılar.
*Alıntı; https://edebistan.com/oykuler/kantarcioglu-apartmani-ndaki-kadin-kantarci-ve-oglu
Sümbül hanım dokuz yıllık evli ve çocuksuzdu.
Sümbül Hanım, Bayan Sümbül’ dü de. Hanım! Kimin hanımıyım ben!
Kimin hanı! Oysa bayan! “ Ah bayan!” derdi kendi kendine.
Memduh bey, Sümbül Hanım’ın eşi, “Memduh Bey! Memduh Bey!” diye
cıvıldardı Sümbül Hanım. Memduh Beyi bazen annesi ve kardeşiyle
karıştırırdı ama, ‘Memduh Bey’ derdi gene de ona.
Memduh Bey, bazı akşamlar gelmese Sümbül Hanım öleceğini sanırdı.
Memduh Bey, akşam gagasında bir solucanla gelecek ve onu ölmekten
kurtaracaktı.
Evliliklerinin ilk yıllarında Sümbül Hanım da bir süre çalışmış, Memduh
Bey buna gerek olmadığını söyleyince de bırakmıştı; yedi yıldır evdeydi.
Bir vakit eş dost edinmek iyi gelir diye sokağa çıkmaya, cemiyete
karışmaya kalkmış, fakat karşılaştığı kadın ve erkeklerin, içinde güç,
kuvvet, azim ve bağımsızlık geçen cümleleri Sümbül Hanım’a sinek
vızıltısı gibi gelmiş, vücudu sinek ısırıklarıyla dolmuştu. Sümbül Hanım
ince bileklerine bakarak kime karşı güçlü, ne için azimli ve neden
bağımsız olacağını düşünüp, dışarda insanlarla vakit geçirmenin yorucu
ve boşuna olduğuna karar vererek hemen evine dönmüştü. Sinekler eve
dolmasın diye günlerce kapıyı açmamış, sonra Memduh Bey’in , “
Konuşan sinekler buraya gelmez Sümbül Hanım, bak böyle yaparsan
kuşlarımız aç kalacak, balkona çıkıp onları beslemek gerek, bunun içinde
kapıyı açmak gerek, di mi ama, bak sana mısır getirdim, kuşlarda yer,
hadi balkonun kapısını açalım da kuşlara mısır verelim,” diye ince ince
konuşmasıyla ikna olup pır dönmeyi kesmiş ve ayak uçlarına basa basa
gidip balkonun kapısını Memduh Bey’le açmıştı.
Memduh bey arada sırada çiçek de getirirdi Sümbül Hanım’a. Fakat
Sümbül Hanım papatyaları bile gösterişli bulduğundan Memduh Bey,
Sümbül Hanım’a sümbül getirmeye başlamıştı. Sümbül Hanım
sümbülleri neşeyle karşılamış, “ İşte çiçekleri yaprakları küçücük ve
sayılamayacak kadar çok, gösterişsiz mor menekşe renk!” diye
cıvıldayarak çiçekleri özenle vazoya koymuş, menekşi ışıklı odasına
götürmüştü. Sümbül Hanım odasına ‘menekşi’ derdi.
Sümbül Hanım’ın gül kurusu perdeleri her daim kapalı, tüyler tüllerle
kaplı, menekşe ışıklı odası, adeta bir kuş yuvasıydı. Sümbül Hanım
kuşların terasa saçılan her tüyünü toplardı. Bu yaptığını hiç yazmaz ve
bunu düşünmezdi.
Sümbül hanım, Memduh Bey’in kendisi için aldığı şeyleri, ‘bu yıl neler
yaptım’ defterindeki yaptığı işler listesine sıralardı. Memduh Bey’den bir
şey almak onun için bir işti.
“Bu yıl otuz sekiz defa sümbül aldım, on beşi mor, onu beyaz, onu
pembeydi.”
Sümbül Hanım için sevinmek, özlemek ve anlamak da bir işti. Memduh
bey ona sümbül, bir kavanoz bal, yüz gram fıstk, yüz gram badem
almışsa Memduh Beye sarılıyor, nerdeyse boynuna asılıyor, üzerindeki
tül- dantel-kuştüyü eşarplardan giysileriyle büyük yuvasının içindeki
küçük yuvasına gidiyor, defterini açıyor, tarihe bakıyor, ‘bu yıl neler
yaptım’ defterine yaptıklarını yazıyordu:
“Memduh Bey’in getirdiği yüz gram bademi teker teker yedim, bu defa
yüz gram bademden elli badem çıktı, sonra Memduh Bey kapımı çaldı ve
bana sigara içebilir miyiz dedi, Memduh Bey’i odamda kabul ettim, ona
verdiğim sandalyede oturdu, ben pufumda oturdum, bu yıl ilk defa sigara
içtim ve Memduh beyi odamda ağırladım.”
Sümbül Hanım günün sonunda takvimden yaprak koparıyor, takvim
yaprağından tarihi okuyup sayfanın en üstüne, ortaya, başlık gibi
yazıyordu.
29 MAYIS
“Bugün Bayan Sümbül oturmuş ve birikmiş takvim yapraklarını
saymıştır, tam yüz yirmi yaprak saymıştır, duvardan takvimi indirmiş ve
birikecek takvim yapraklarını saymış, iki yüz kırk takvim yaprağı takvimde
kalmıştır.”
Sümbül Hanım’ın sık yaptığı işlerden biri de kendinin ve Memduh Bey’in
yaşını hesaplamaktı.
“Bugün Bayan Sümbül otuz dokuz, Memduh bey kırk dört yaşındadır.
Bayan Sümbül ve Memduh bey aynaya hiç bakmamaktadırlar.”
Aynaya bakıp acaba gerçekten otuz dokuz yaşında mıyım diye düşünür
ve bu yaptığına, yani aynaya bakıp yaşını anlama işine ‘ayna testi’ derdi
Sümbül Hanım.
Sümbül Hanım pazara çıkmayı severdi, pazardan genelde domates
alırdı, ama bütün pazarı dolaşırdı. Pazarda bazı satıcılar ona ‘bayan’
derdi.
Bayan olmak güzeldi,ama Pazar yoktu o gün, pencereden baktı, sokak
bomboştu.‘Ben Bayan Sümbül’ diyemeyecekti. Memduh beyi
bekleyecekti. Akşam saat sekizde birden, ‘Bayım, affedersiniz bayım,
pardon bayım, bir şey sorabilir miyim’ diyecekti, ‘Bay Memduh, bana
balıkları gösterir misiniz’ diyecekti.
Bayan Sümbül yılda ancak on iki defa yemek yapardı. Her defasında
‘bu yıl neler yaptım’ defterine yazdığı için biliyordu ve her şeyin sayısı
değişirken bunun hep on iki çıkmasına şaşırıyordu. Tabii yaptığı
yemekleri yemezdi, çünkü yemek yemezdi. Domates ve Memduh Bey’in
aldığı birkaç çeşit kuruyemişle incirdi onun gıdası. Bir gün domates, bir
gün badem, bir gün incir, bir gün fındık, bir gün bal… Asla tek günde iki
şey yemezdi. Memduh bey ona birkaç haftada bir bal alır, eğer Sümbül
Hanım yemeyi unutmazsa, bir kavanoz bal ona günde üç kaşıktan on
beş gün yeterdi. Sümbül Hanım bir damla bile alkol içemezdi, onun
kuşkonmazlara konabilen bedeni için birazcık içki, kuruması demekti.
Memduh Bey’le pavyona gittiklerinde Memduh beyin söylediği rakıya elini
bile sürmez, başını kadehe doğru hafifçe eğer, koklar, ama her seferinde
koklar ve memnuniyetsiz bir edayla kafasını kaldırırdı. Eğer bir şeyler
yemişse bunu da defterine muhakkak yazardı.
“Bu yıl sekiz defa incir yenmiştir.”
Yıl sonunda Bay Memduh yeni takvimle eve geldiğinde, eğer eski
takvimde hala yaprak kalmışsa, Bayan Sümbül kalan günlerin niye
gelmeden geçtiğini düşünürdü. Bazen de tam tersi olur, takvimin
yaprakları yıl bitmeden biter, Sümbül Hanım günlerin neden
kaybolduğunu düşünür ve Memduh Bey’e “Bu sene bitti Memduh Bey,
rica etsem bana yeni takvim alır mısınız,” derdi, yaprakların nereye
gitmiş olduğunu dalgın dalgın düşünerek. Böyle zamanlarda, Memduh
Bey, “Bu yıl çok hızlısınız sümbül hanım, birkaç gün beklerseniz size yeni
takvim alırım,” der ve alırdı. Sümbül hanım yeni takvimi alınca ‘bu yıl
neler yaptım’ defterini açıp, yıl sonu özetini sesli sesli okurdu, Memduh
Bey de neden kendisine okunduğunu anlamadığı halde dinlerdi. Oysa
bu, yılın son işiydi.
Mesela geçen yıl on iki defa yemek, otuz altı defa genel temizlik
yapmış, kırk dört defa pazara gitmiş, on üç defa kendisinin ve Memduh
Bey’in yaşını hesaplamış, bu hesapların yedisinde kendisini ve Memduh
Bey’i ayna testine sokmuş, Bay Memduh’la üç defa pavyona gitmiş,
ilkinde üç, diğer ikisinde iki saat oturmuş, pavyona gidip dönerken
taksiye binmiş, pazardaki birinci domates aldığı adam ona beş defa ‘abla’
demiş, ikinci domates aldığı adam sekiz defa ‘bayan’, üçüncü domates
aldığı ilk üç defa ‘bayan’, son beş defa ‘abla’, dördüncü domates aldığı
adam beş defa ‘Sümbül Hanım’ demiş, son seferinde adını söylediğini
fark ettiği için bu adama gitmemiş, ona gitmeme kararı almış ve sonraki
haftalarda da dördüncü domates satan adamdan domates almamış…
Sümbülün bu haftalarda hangi domates satan adamdan domates
aldığını bilmiyoruz, bu pazara gitmelerin esas ayrıntısı, dördüncü
domates satan adamdan domates almamış olmasıydı.
Bir haziran gününü tam otuz gün boyu ‘bir haziran günü’ adıyla deftere
tekrar tekrar yazmıştı.
BİR HAZİRAN GÜNÜ
“Bugün pazarda dördüncü domates satan adama bakılmadan önünden
geçilmiş, ilk defa İzmir üzümü alınmış, İzmir üzümü satan adamla küçük
bir münakaşa edilmiştir. Olay şöyle olmuştur: izmir üzümü alınan adama
bir salkım üzüm denince, adam, abla bunu bir kilo yapayım demiş,
adama, rica ederim ben abla değilim, denince,adam,peki bayan peki
bayan, demiş,bayan derken adamın yüzünde dördüncü domates satan
adamın yüzündekine benzer bir gülümseme görülmüş ve bu ifadeden
ürkülmüş, büyük bir kabalık yapılarak, sağ olunuz, denmeden üzüm
alınmış, bu yüzden çamaşırcıya uğranmadan eve gelinmiştir. Üzüm
mutfak tezgahında iki saat beklemiş, Bayan Sümbül çözemediği o
ifadededen ötürü ağlamıştır. Sonra dayanılamayıp Bay Memduh’un
odasına gidilmiş, bu da bu yıl ilk defa yapılmış, bay Memduhun balıkları
izlenmiştir; fakat bu balıklar Bayan Sümbülün kederini alamayınca Bayan
sümbül televizyondaki balıkları görmek istemiş ne yazık ki televizyonu
açmayı becerememiştir. Televizyondaki rengarenk balıkların yuvalarını
göremediği için, bayan sümbül daha da ağlamıştır. Bayan sümbül
gerçeği itiraf etmelidir ki televizyondaki balıkları çok ama çok özlemiştir.
Balıkların rengarenk kayalarını, bitkilerini, mercanlarını görmeyi daha da
çok özlemiştir. Televizyonu açamadığını gören ve balıkları özlediğini itiraf
eden Bayan Sümbül, Memduh beyin odasını incelemiş ve burayı
neredeyse unuttuğunu anlamıştır. Unuttuğunu anlaması Bayan Sümbülü
durultmuş ve doğru mutfağa gidip üzümü yıkamıştır. Üzüm yıkandıktan
sonra teneleri tek tek koparılmış, sayılmış ve iki kaseye eşit dağıtılmıştır.
Bu gece bay memduha gidilecek ve üzüm götürülecektir. Bir salkım
üzümden iki yüz otuz üç üzüm çıkmıştır. Bayan sümbül otuz üç üzümün
kuşların hakkı olduğunu düşünerek onları kuşlara atmıştır. Balkon çok pis
bulunmuş, fakat madem bu kadar pis, demek ki temizlenme vakti
gelmemiş, gelmiş olsaydı, temizlenmiş olurdu nasılsa, denerek içeri
girilmiştir.
GÜNÜN ÖZETİ:
BALKON KİRLİ BULUNMUŞ
BALIKLAR VE ONLARIN EVLERİ ÖZLENMİŞ
AĞLANMIŞTIR…
Nitekim Sümbül Hanım, yıl sonu özetine bunları da madde madde
yazmıştı:
“1.Ağladım.
2.Balıkları özledim
3.Anladım
4.Özledim
5.Özlediğimi anladım.”
Derken,bir gece Memduh bey gelmedi.
Bayan Sümbül de ölmedi.